Reklamlar

Nazo tasarım & Emek pınarı

Nazo jewelry desıgn socıety

Renaissance Art – Rönesans Sanatı


.prezi-player { width: 480px; } .prezi-player-links { text-align: center; }
RÖNESANS SANATIKONULAR

1.RÖNESANSA GİRİŞ
a.Rönesans Nedir?
b.Rönesansı Hazırlayan Nedenler Nelerdir?

2.RÖNESANS MİMARİSİ
a.Genel Özellikler (Kullanılan Malzeme, Yapı Düzeni, Yapı Türleri)
b.Mimarlar
Brunellesch
Alberti
Bramante

3 .RÖNESANS HEYKEL SANATI
a. Genel Özellikler (Konu ve Form)
b.Heykeltraşlar
Ghiberti
Donatello
Michelangelo

4. RÖNESAS RESİM SANATI
a.Genel Özellikleri (Perspektif, konu, komposizyon, Renk,Mekan)
b.Ressamlar
Giotto
Leonardo da Vinci
Tiziano
Pieter Bruegel
Albrecht Dürer

Rönesans Sanatı

Rönesans kelimesi asil olarak Fransızca kökenli olup “Renaissance” kelimesinden Türkçe’ye çevrilmiştir. Görüldüğü üzere Re ve naissance olmak üzere iki parçaya ayrılan bu kelime bire bir olarak Türkçe’ye çevrildiğinde “yeniden doğuş” anlamına gelmektedir (Re: yeniden, tekrar; naissance: doğmak).

Rönesans İtalya’da Orta Cağ’ın sonlarına doğru filizlenmiş daha sonra da oradan Avrupa’nın geri kalanına yayılmış, yaklaşık olarak 14. yy’dan 17. yy’a kadar sürmüş olan bir kültür akımıdır. Her ne kadar matbaanın icadı 15. yy’ın ardından gelen dönemde yenilikçi fikirlerin hızlı bir şekilde  yayılmasını kolaylaştırmış olsa da, Rönesans  Avrupa’nın  her yerinde eş zamanlı olarak yaşanmamıştır. Bir kültürel akım olarak gücünü Latince’nin yaratıcılığından ve yerel kültürlerden alan Rönesans, 14. yy’ın başlarından itibaren klasik kaynaklardan da beslenmeye başlamıştır. Petrarch (Petrark) günümüzde bu dönemin en etkili figürü olarak görülmektedir. Bunların yanı sıra resimde doğrusal bakış açısı ve doğal gerçekliği yansıtıcı diğer birçok öğe ile hızlı olmasa da istikrarlı ve geniş kitlelere yayılan eğitim reformları da bu dönemde öne çıkan unsurları oluşturur.

Rönesans sadece sanat ve eğitim alanlarında etkili olmakla kalmamış, bunun yanı sıra politikada diplomasinin gelişmesine ön ayak olurken, bilimde daha çok gözleme dayanan çalışmalara ağırlık verilmiş, bu da 17. yy’da Bilimsel Devrim’in gerçekleşmesindeki en büyük etken olmuştur.

Geleneksel olarak bu entellektüel dönüşüm Rönesans’ı Orta Çağ ile Modern Dönem arasında bir köprü konumuna oturtmuştur. Her ne kadar Rönesans sosyal ve politik ayaklanmalar da dahil olmak üzere, birçok entellektüel alanda etkisini göstermiş  olsa da bu dönemde en çok göze çarpan öğeler artistik gelişmeler ve Leonardo da Vinci (Leonardo da Vinsi) ve Michelangelo (Mikelancelo) gibi çok yönlü bilim adamlarının katkılar olmuştur. Bu insanlar “Ronesans Adami” teriminin doğmasına öncülük etmişlerdir.

Rönesans Sanatı

Rönesans kelimesi asil olarak Fransızca kökenli olup “Renaissance” kelimesinden Türkçe’ye çevrilmiştir. Görüldüğü üzere Re ve naissance olmak üzere iki parçaya ayrılan bu kelime bire bir olarak Türkçe’ye çevrildiğinde “yeniden doğuş” anlamına gelmektedir (Re: yeniden, tekrar; naissance: doğmak).

Rönesans İtalya’da Orta Cağ’ın sonlarına doğru filizlenmiş daha sonra da oradan Avrupa’nın geri kalanına yayılmış, yaklaşık olarak 14. yy’dan 17. yy’a kadar sürmüş olan bir kültür akımıdır. Her ne kadar matbaanın icadı 15. yy’ın ardından gelen dönemde yenilikçi fikirlerin hızlı bir şekilde  yayılmasını kolaylaştırmış olsa da, Rönesans  Avrupa’nın  her yerinde eş zamanlı olarak yaşanmamıştır. Bir kültürel akım olarak gücünü Latince’nin yaratıcılığından ve yerel kültürlerden alan Rönesans, 14. yy’ın başlarından itibaren klasik kaynaklardan da beslenmeye başlamıştır. Petrarch (Petrark) günümüzde bu dönemin en etkili figürü olarak görülmektedir. Bunların yanı sıra resimde doğrusal bakış açısı ve doğal gerçekliği yansıtıcı diğer birçok öğe ile hızlı olmasa da istikrarlı ve geniş kitlelere yayılan eğitim reformları da bu dönemde öne çıkan unsurları oluşturur.

Rönesans sadece sanat ve eğitim alanlarında etkili olmakla kalmamış, bunun yanı sıra politikada diplomasinin gelişmesine ön ayak olurken, bilimde daha çok gözleme dayanan çalışmalara ağırlık verilmiş, bu da 17. yy’da Bilimsel Devrim’in gerçekleşmesindeki en büyük etken olmuştur.

Geleneksel olarak bu entellektüel dönüşüm Rönesans’ı Orta Çağ ile Modern Dönem arasında bir köprü konumuna oturtmuştur. Her ne kadar Rönesans sosyal ve politik ayaklanmalar da dahil olmak üzere, birçok entellektüel alanda etkisini göstermiş  olsa da bu dönemde en çok göze çarpan öğeler artistik gelişmeler ve Leonardo da Vinci (Leonardo da Vinsi) ve Michelangelo (Mikelancelo) gibi çok yönlü bilim adamlarının katkılar olmuştur. Bu insanlar “Ronesans Adami” teriminin doğmasına öncülük etmişlerdir.

Rönesans’in 14. yy İtalyan Floransa’sında filizlenmiş olduğu genel kabul gören bir olgudur. O döneme ait olarak bu akımın gelişmesinde etkili olan birçok öğe uzerinde durulabilir. Bunların başında donemin Floransa’sinin sosyal ve sivil yapısı, o dönemde İtalya’da en fazla etkiye sahip Medici (Medisi) ailesi, istanbul (bir diğer ismi ile) Constantinople’un Osmanlı Türkleri tarafından ele geçirilmesinin ardından Avrupa’ya göçen  Yunan bilim adamları ve de beraberlerinde getirdikleri yazılı materyaller gelmektedir.

RÖNESANSI HAZIRLAYAN NEDENLER NELERDİR ?

Avrupa’da kültür ve sanat etkinliklerini destekleyen bilim adamları ve sanatçıları koruyan varlıklı kişilerin ortaya çıkması.

Yunan ve Roma’ya ait edebiyat, felsefe, bilim ve sanat eserlerinin incelenmesi ve bunların akademilerde okutulması.

Matbaanın kullanılması ve coğrafi keşifler sonucu yeni buluş ve düşüncelerin yayılması.

İnsanın kendi doğasını tanıması, kendi hakkına sahip çıkmasına yol açan hümanist düşüncenin yaygınlaşması.

Filippo Brunelleschi (Filippo Brunelleski) 1377-1446

İtalyan Rönesansı’nın öne çıkan mimar ve mühendislerinden olan Filippo Brunelleschi, dogrusal perspektif alanında yapmış olduğu çalışmalar ve Floransa Katedrali’nin kubbesinin yapımında göstermiş olduğu mühendislik dehası ile ün kazanmıştır. Fakat, başarıarının arasında diğer mimari calışmalar, heykeltraşlık, matematik, mühendislik ve hatta gemi tasarımı da bulunmaktadır. Yapmış olduğu eserlerin yasayan örnekleri Floransa, İtalya’da bulunmaktadır.

Brunelleschi, 1401 yılında Floransa’da bir vaftiz kurnası için tasarlanması planlanan bronz kapılar için bir yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya katılan yedi yarışmanın her birinin Isaac’ın Kurban Edilmesi’ni anlatan birer yaldızlı panel tasarlamaları öngörülmüstür. Brunelleschi ve Lorenzo Ghiberti’nin tasarlamış oldukları paneller finale kalan iki tasarım olmuştur. Ghiberti kendi panelinin tasarımında Isaac’in çıplak torsosunun Klasik bir stille kullanmıştır. 1403 yılında Ghiberti’nin tasarımı içermiş olduğu sofistike tek parça bronz dökme tekniğinden ötürü yarışmanın galibi ilan edilmiştir. Buna karşın Brunelleschi’nin paneli arka plandaki plakaya çivilenmiş bircok parçadan oluşmakta idi.

Daha sonradan Ghiberti bir baska vaftiz kurnası için yeni bir set bronz kapı  tasarlamış  ve bu kapıların güzelliği yuzyıllar sonra Michelangelo’ya “bu kapılar ‘Cennetin Kapıları’ olsa gerek” sözlerini söyletmistir.

Floransa Katedrali

Duoma (Kubbe) ya da Santa Maria del Fiore (Ciceklerin Aziz Meryemi Sarnici) olarak da bilinen katedral, Italya’nin Floransa kentinde 1296-1436 yillari arasında inşa edilmiştir.

İlk mimarı Arnolfo di Cambio’dur. Genel olarak gec gotik üslup özelliklerine göre tasarlanmış olan yapı, renkli mermer cephe kaplamalarıyla romanesk üslubu da çağrıştırır. Buna karşılık iç mekanında Ronesans’in etkisi ile gelen bir yalınlık ve açık seçiklik izlenir. Yapının planı Latin haci biçimindedir, haçın kollarının kesişme noktası üzerinde Brunelleschi’nin kubbesi bulunur. Onun 1420-1436 yillari arasında insa etmis oldugu kubbe, Rönesans’ın ilk önemli mimarlık ürünlerinden biri sayılır. 42 m’lik bir açıklığı örten bu kubbe strüktür bakımından sekiz dilimli bir manastır tonozu sayılabilir. Tepesindeki aydınlık feneriyle bu kubbe yalnız Floransa’nın siluetini belirleyen en önemli öğelerinden biri değil, bütün Rönesans kentlerinin ayrılmaz parçası olan benzer kubbelerin de ilk örneğidir.

San (Aziz) Lorenzo Basilikasi

Sehir merkezinde ana pazar bölgesinde konumlanan ve en büyük kiliselerden biri olan Basilika, Medici ailesinin Cosimo il Vecchio dan Cosimo III’e kadar bütün önemli üyelerinin mezar yeridir. 393 yılında kutsandığında Floransa’da en eski olduğu iddia edilen kiliselerden biridir. Şehir surlarının dışında yer alır. Rönesans Mimarisi’nin gelişmesinde mihenk taşı olarak addedilmesine karşın S. Lorenzo karmaşık yapı tarihine sahiptir. Filippo Brunelleschi’nin yönetimi altında inşa edilmiş olmasına karşın yapı tamamen onun dizaynı değildir. Projeye 1419 yılı civarlarında başlandı. Fakat para temin etmedeki zayıflıklardan dolayı inşaat yavaşladı ve orijinal dizaynın değişmesini zorladı. 1442 yılında Medici, kilisenin bütün finansman sorumluluğunu üzerine almakk için adım attı. Brunelleschi 1446 yılında öldü ve görev Antonio Manetti veya Michelozzo geçti, bilginler görevin kime verildiğinden kesin olarak emin değiller. Yapı 1459 yılında tamamlandı. Yapının tamamlandığı zamanda, projenin pekçok durumu artık bahsedilen detayın orijinal planına uygun değildi. En önemli fark Brunelleschi, şapellerin kilisenin yan kısmı boyunca detaylı olacağını hayal etmişti ve yapının Brunelleschi tarafından dizayn edildiği bilinen tek parçasıdır.

Pazzi Sapeli

Her ne kadar şapel 1429 yılında Medici ailesinden sonra İtalya’nın ikinci zengini olan Pazzi ailesinin başı Andrea Pazzi tarafından bir araya getirilmiş olsa da, şapelin yapımına 1441 yılına kadar baslanamadı. Yapı, mimari olan Brunelleschi’nin ölümünden neredeyse 20 yil sonra, 1460’larda tamamlanabildi.

Yapının bir araya getirilmesinin temel amacı rahip, keşiş ve diğer din adamlarına eğitim verilebilecek bir mekanın oluşturulması amacını taşıyordu. Fakat Pazzi ailesinin temel hedefi Ronesans İtalya’sında kendilerinden bir iz bırakmak ve ne kadar varlıklı ve güçlü olduklarını bu yapı ile gösterebilmekti. O donemde Floransa’niı komşu şehir ile savaşıyor olması bu yapının tamamlanmasının Pazzi ailesi ve de Floransa halkı için önemini arttırmaktaydı.

Her ne kadar Brunelleschi’nin yapılarından birisi olarak anılsa da, günümüzde Brunelleschi’nin basit geometrik formları temel alarak oluşturduğu -coğunlukla kare ve daire- planlarının kendisine ait olduğu ileri sürülmektedir. Şapelin temel ilham kaynağı ise Floransa’da bulunan Dominik Manastırıi Santa Maria Novella’dir.

Tasarımın hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda ise sanat tarihi uzmanları Michelozzo, Luca della Robbia ve Donatello’nun katkılarının olduğunu ileri sürmektedirler.

Leon Battista Alberti (1404-1472)

İtalya’da mimari sahada Rönesans hareketlerinin öncülüğünü yapan mimar ve heykeltras. Floransa’nın varlıklı tüccar-bankacı bir ailesine mensup olan Alberti, ailesinin Floransa dışına sürgün edildiği sırada, 1404 senesinde Cenova’da doğdu. Babasından matematik öğrenimi gördü. Bologna Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördükten sonra 1428’de kilise hukuku üzerine doktorasını yaptı.
Hukukçuluk mesleğini sevmediği için 1432’de hümanistleri destekleyen Roma Papalık Başmahkemesinde sekreter oldu. Kilisenin ileri gelenlerinden biri, Alberti’ye aziz ve şehitlerin hayat hikâyelerini öncelikli Latinceyle yeniden yazma vazifesini verdi. Bundan sonra Alberti’nin geçimini kilise sağladı. İlgisini ve mesaisini tamamen dünyevi konulara yönelterek gösterişli bir hümanist ve teknik yazılar dizisi ortaya çıkardı.

Floransa’da heykelci Donetello ve Mimar Brunellechi ile kurduğu yakın ilişki neticesinde resimde perspektifi sistemleştirdi. 1436 senesinde ‘Resim Üzerine’ adlı kitabında ilk defa üç boyutlu bir görüntünün, iki boyutlu bir levhaya veya duvar yüzeyine resmedilmesine dair kuralları açıkladı. İtalyan resim ve kabartma sanatını doğrudan ve derinden etkileyen kitap, perspektife dayalı Rönesans üslubunun ferah ve geometrik düzenli kusursuz mekanının ortaya çıkmasına sebep oldu. Daha sonraları ressam Piero Della Francesca ve Leonardo da Vinci gibi kimseler onun çalışmasını iyice geliştirdiler. İzdüşümsel perspektifte Alberti’nin ilkeleri temel taşı olarak kaldı.

Christopher Columbus’a ilk yolculuğunda yol gösteren haritayı sağlayan kozmograf Paolo dal Pozzo Toscanelli ile kurduğu dostluk da Alberti’nin coğrafya ve astronomi alanında çalışmasını sağladı. Alberti’nin bu bilim dalına yaptığı katkı kendi türünde ilk eser olan bir incelemesidir. Bu incelemede Roma örnek alınarak bir toprak parçasının ölçülerek haritasının çıkarılmasına dair kuralları belirledi. Yerleşim merkezlerinin ve kırsal alanların planlarının çiziminde temel teşkil eden bu kurallar Alberti’nin Rönesans hareketlerindeki etkisini gösterir.

Alberti, daha sonra Papa V. Nicolaus’un mimarlık danışmanı oldu. ‘Mimarlık Üzerine’ adlı eserini yazdı. Hayatının son yirmi yılında mimari düşüncelerini birçok önemli yapıda uyguladı. Floransa’da Sta. Maria Novella Kilisesi ve Rucellai Sarayı’nın cephelerinde bu tesir görülür. 1450-1460 seneleri arasında yoğun biçimde mimarlıkla uğraştı. Rönesans İtalyası’nın değişik kent ve saraylarını gezdi.

Anıt plan ve maketleri de yapan Alberti, Rimini’de cephesi zafer takı biçiminde işlenen Malatesta Tapınağı (S. Francesco Kilisesi), Mantova’da S. Sebastiano ve S. Andrea kiliselerinde de mimari üslubunu ortaya koydu.

Bruneselleschi

Resim 1: Floransa’nın Pazziler diye anılan güçlü ailesi için Bruneselleschi’nin yaptığı küçük bir kilisenin cephesini göstermektedir. Bruneselleschi, daha önce yapılmış olanların tümünden farklı bir hafiflik ve zerafet etkisi yaratmak için sütunlarını, gömme ayaklarını ve kemerlerini kendi üslubuna göre bir araya getirmiştir.
Resim 2: Capella Pazzi’nin İçi.

Brunelleschi, yalnızca Rönesans mimarisinin öncüsü değildir. Gelecek yüzyılların sanatını egemenliğine alacak bir başka önemli bulguyu, perspektifi de ona borçlu olduğumuz sanılmaktadır. Ufukta kayboluncaya dek gözümüzden uzaklaşan ünlü “ağaçlı yolu” hepimiz biliriz. Bunu Klasik sanatçıların çizdiğini düşünemiyoruz. İşte bu sorunu çözme yollarını Brunelleschi’nin arkadaşlarına verdiğini ve bu çözümün arkadaşların da çok büyük bir heycan uyandırdığını biliyoruz.

Resim 3: Tam da bu dönemde Masaccio tarafından yapılmış matematiksel kuralları içeren ilk resimlerden birini görüyoruz. (Ruhülkudüs) Kutsal üçlü’yü gösteren bu resim Floransa’da (Santa Maria Novella) bir kilisenin duvarına boyanmıştı.  Henüz 28 yaşını doldurmadan öldüğü halde resim sanatında tam bir devrim yaratmıştı. Öyleki resme bakıldığında sanki gerçekten varmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır.
Resim 4 : Brunelleschi’nin çevresinin en önemli heykelcisi Floransalı Donatello’dur. Bu heykel Aziz Giorgia’yu betimlemektedir. Gotik heykellere baktığımız zaman sanki havada duruyor gibidirler. Oysaki Donatello’nun eserinde heykel yere sağlamca dayanır.Donatello arkadaşlarından, ya da modellerden poz vermelerini istedi ve bu şekilde insan vücudunu çalışmaya başladı. Zaten çarpıcı bir inandırıcılık veren de bu yeni yöntemdi.
Resim 5: Donatello Herodes’in ziyafe

Donatello’nun eserlerinin özellikleri : a)düzgün ve hoş betimleme sunma isteği yok.
b) Davranışları sert ve öykünün dehşetini hafifletmek için herhangi bir girişimde bulunmuyorlar.
c) Çağdaşları için bu sahneler şaşırtıcı ölçüde canlı görünüyorlar.
d) Yeni perspektif sanatı , gerçeklik yanılsamasını daha da artırıyor.

(Resim6.)Claus Sluter yine bu dönemde fakat Dijon’da çalışmıştır. Donatello’nun tersine daha güçlü daha ağır başlı figürler düşlemişlerdir. Daha gerçekçi, daha dolaysız bir sanat için savaş vermiştir. Resim 7. Sanatçının en ünlü eseri Resim ‘deki “Peygamberler Grubu”dur. Ellerinde, peygamber sözleri yazılı büyük bir kitap ya da tomar taşıyorlar ve gerçekleşmek üzere olan faciayı düşünüyor gibiler. Altın sarısının ve renklerin hala capcanlı korunduğu doğal boyutlardan daha büyük bu heykeller, karşımızda heykelden çok Ortaçağın mister oyunlarından (dini tiyatro) rolünü oynamak için tam çıkmaya hazır kişiler gibi duruyorlar. Kumaşların kıvrımları ve bunları taşıyan heykellerin büyük bir ağırbaşlılıkla sanata yansıtıldığını görmemiz gerekir.

Kuzeye baktığımızda gerçekliğe tam olarak ulaşmayı sağlayan kişi, bir heykelci olmadı. Tamamen yeni bir şeyi betimlemek için devrimci buluşları hemen fark edilen sanatçı Jan van Eyck oldu. O da Sluter gibi Burgonya düklerinin sarayına bağlıydı. ama daha çok eski Hollanda’nın şimdiki Belçika bölümünde çalıştı. Başlıca yapıtı, Ghent’de bulunan çok sahneli büyük bir sunak resmidir. Yapıta, hakkında çok az şey bilinen ağabeysi Hubert’in başladığı, onu 1432 yılında Jan’ın tamamladığı söylenir. Bu dönem Masaccio ile Donatello’nun da yapıtlarını gerçekleştirdikleri dönemdir. Aralarında çok belirgin farklılıklar vardır ama buna rağmen Massacio’nun  Floransada’ki Fresko’su (Resim 8)  ile , ondan çok çok uzaklarda olan Flemenk’teki bir kilise içinde yapılmış bu sunak (resim 9) resminin birçok benzerliği vardır. Her iki eser de dinine bağlı bir kişi olan bağışçıyı ve karısını, resmin karşılıklı iki kenarına yerleştirilmiş olarak gösteriyor. Bu imge, duvar resminde Kutsal üçlü, sunak resminde ise Kutsal Kuzu’ya Tapınmadır.Burada kuzu İsa’yı temsil etmektedir.Jan van Eyck ‘in diğer bir eseri “Arnolfinin evlenmesi” Resim 10. Arnolfinin evlenmesinden detay resim 11.

Kondrad Witz Aynı dönemin en yenilikçi ve köktenci sanatçılarından biridir.Kondrad Witz İsviçreli bir ressamdır. Resim 12.Cenevre kenti için yaptığı sunak tablosundan bir bölüm. Bu tablo Aziz Petrus’a ithaf edilmiştir. Dirilişten sonra İsa ile karşılaşmasını göstermektedir. Aziz Petrus suyun içinde diğerleri onu kurtarmaya çalışıyor ama kıyıda İsa sakin ve kararlı  onları rahatlatmak ve kıyıya çıkarmak için mucizevi bir şekilde ortaya çıkıyor.

Floransalı Mimar Leon Battista Alberti’nin planladığı, cephesini Roma tarzı dev bir zafer takı gibi tasarladığı Andrea Kilisesi  . Resim 13. Andrea Kilisesinin içi Resim 14.

Alberti’nin Floransalı zengin bir tüccar için yaptığı bu binada (Resim 15) (Resim 16), Brunelleschi’nin anlayışından ayrılmamış ve binanın cephesinin süslemesinde klasik formları kullanmıştır. Ancak sütunlar ya da yarı sütunlar yapmak yerine evin cephesini, binanın yapısını değiştirmeden bir klasik sütun sistemi havası veren düz gömme ayaklar ve saçaklardan oluşan bir örgü ile örtmüştür.

Alberti, sadece “Barbar Tarzı” sivri kemerleri yumuşatıp, klasik sütun düzeninin unsurlarını geleneksel anlamda kullanarak Gotik tasarımı klasik formlara çevirmiştir.

IV.Yüzyıl Floransa’sının ressam ve heykelcileri çoğu zaman yeni anlayışı eski bir geleneğe uyarlamak zorunda kalmışlardır. Eskiyle yeniyi Gotik gelenekle modern formları karıştırmak, yüzyılın ortasındaki birçok ustanın tipik özelliğidir.

Yeni buluşları eski gelenekle bağdaştırmayı başaran Floransalı ustalar arasında en büyüğü, Donetello kuşağından, heykelci Ghibert olmuştur.  Altın kaplamalı bronz, Siena katedrali Ghibert’in eseridir.Resim 17. ve Resim 18. Resim 19.

Floransa yakınındaki Fieose’dan gelen rahip ressam Fra Angelico da özellikle dinsel sanatın geleneksel kavramlarını ifade edebilmek için Masaccio’nun yeni yöntemlerini uygulamıştır. San Marco’da yaptığı freskolar sanatçının en güzel çalışmaları arasındadırlar.(resim 20 ) Masaccio’nun ünlü freskosundaki tonoz kadar inandırıcı bir şekilde betimlenmiştir.  kutsal öyküyü bütün güzelliği ve sadeliği ile betimlemek istemiştir.  Fra Angelico’nun resminde hiçbir hareket yok gibi, üç boyutlu bir vücudu verme çabası da pek görülmüyor. Ama  bu resim, Brunelleschi ve Masaccio’nun sanata getirdiği yeni sorunları derinlemesine anladığı halde, herhangi bir yenilik sergilemekten bilerek vazgeçen bir büyük sanatçının çalışmasındaki alçak gönüllülük gibi duruyor .Resim 21.Fra Angelico’nun diğer bir eseri.

Perspektif hayranı bir başka ressam da Paolo Uccello’dur.  Paolo Uccello’nun günümüze kadar en iyi korunmuş olan eserlerinden biri Londra’daki National Gallery’de bulunan bir savaş sahnesidir. Tablo Floransa’nın en güçlü ve en zengin tüccar ailelerinden birine yapılmıştı. San Romano Savaşını anlatır. Resim 22. Resmi incelediğimizde figürlerin boyanmamış sanki oyulmuş gibi, mekanda ortaya çıkması için elinden geleni yapmış olmasıdır. Uccello’nun perspektif yasasının bulunmasından çok etkilendiği söylenir. Hatta karısı yatması için seslendiğinde “perspektif ne kadar hoş bir şey” diye bağırdığı söylenir. Uccello’nun perspektife duyduğu ilgiyi resmin her karesinde görebiliriz. Yere saçılmış kırık mızrak parçaları bile öylesine bir düzene sokulmuşlar ki hepsi ortak “kaçış noktasını” gösteriyor. Eserlerinde üç boyutlu ve gerçek göründüğü inandırıcı bir sahne kurmaya çalışmıştır. Yalnız Uccello’nun ışık ve gölge olayını tam olarak yansıttığını söyleyemeyiz. Buna rağmen resmin önüne geçip incelediğimizde de bunu asla farketmeyiz. Bu da Uccello’nun gerçek bir sanatçı olmasından kaynaklanmaktadır.

Mediciler kentteki saraylarının özel şapelinin duvarlarının resimlenmesi işini, Fra Angelico’nun bir öğrencisi olan Gozzoli’ye verdiler. Gozzoli, şapelin duvarlarını neşeli bir manzarada krallara yaraşır bir tantana ile yolculuk eden Üç Müneccim’in süvari alayı ile resimledi. Kutsal Kitap’ın bu bölümü ona güzel mücevherleri ve göz kamaştırıcı giysileri, büyülü ve neşeli bir masal dünyasında sergileme fırsatı veriyordu. O dönemin yaşamı gerçekten de çok ilgi çekici ve renkliydi. yapıtlarıyla bize o keyifli anların belgelerini, bize bu  ustalar bırakmışlardır.  Resim 23.

Bu dönemin önemli ressamlarından biride Andrea Mantegna’dır (1431-1506). Montegna Kuzey İtalya’da çalışmıştır. Mantagna, Aziz Yakup’la ilgili efsaneden bir dizi sahneyi görselleştirmiştir.Resim 24.  Bu eser İtalya’da Padova kilisesindedir. II. dünya savaşında bombardımanlardan dolayı çok fazla hasar almıştır. Mantegna’nın birçok olağan üstü eseri bu savaş yüzenden çok hasar almıştır.

Piero della Francesca, Montegna kuzey italya’da yeni sanat yöntemlerini  uygularken o dönemin bir başka büyük ressamı, Piero della Francesca’da aynı şeyi Floransa’nın güneyinde, Arezzo ve Urbino kentlerinde gerçekleştiriyordu. Resim 25.İmparator Konstantin’i Hıristiyan inancını benimsemeye iten ünlü düş efsanesini gösteriyor. Rakibiyle yapacağı hayati bir savaştan önce Konstantin düşünde bir melek görür. Melek ona bir haç uzatarak şunları söyler : “Bu işaret altında büyük bir zafer kazanacaksın” Piero’nun freskosu imparatorun ordugahındaki savaş öncesi geceyi betimliyor.İmparatorun yatağında uyuduğu açık çadır, muhafızı yanında, iki askerde çadırın dışında nöbet tutuyor.Bu sessiz gece sahnesi, uzattığı elinde tuttuğu haç sembolü ile Gök’den hızla inen bir meleğin ışığıyla birden bire aydınlanıyor. Mantegna’da olduğu gibi bize biraz tiyatro oyunu hatırlatıyor.O kadar güzel ve açık bir şekilde anlatıyor ki hiçbir şey bizim dikkatimizi asıl olayın dışına çekmiyor.Baktığımızda neşeli ve renkli ayrıntılar yok. Melek figürü persfektif kısaltımlarla çizmiş.Mekan duygusunu veren bütün geometrik yöntemleri kullanmıştır.Bunun yanında da ışığı çok iyi kullanmıştır.Masaccio ışığı kullanmada bir öncüdür fakat Piero kadar ışığın olanaklarını fark etmemiştir. Muhafızın yüzü meleğin çıkardığı ışıktan dolayı ortaya çıkmıştır.Yani hem perspektifi hem ışığı en iyi kullanan sanatçılardan biridir.Piero, Masaccio’nun en büyük varisidir. Bunun nedeni de eserlerindeki sadelik ve sükunettir.

Floransalı ustalar perspektifi bulduktan sonra tüm sorunları çözdüklerini düşünmüşler.Fakat sanat bilimden tamamen farklı olduğundan bir yöndeki her keşif, bir başka yerde yeni güçlükler yaratır.Ortaçağ ressamlarının doğru çizim kurallarını bilmediklerini, bu konudaki eksikliklerini onların resimlerinde mükemmel bir düzen oluşturmak üzere, figürlerini istedikleri gibi dağıtmalarına olanak sağladığını biliyoruz.Fakat daha sonra resmin gerçekliğin yansıtılmasının bir aynası olması gerektiği anlayışı başlayınca bu figürleri yerleştirme sorusunu cevaplamak artık kolay değildi. Gerçek figürler ne ahenkli bir grup halinde bir araya gelir, ne de ayrıntısız arka planın önünde açıkça öne çıkarlardı. Yapılan resimlerin uzaktan açık bir şekilde görülmesi ve tüm kilisenin mimari yapısına uyması gerekiyordu.Ayrıca bunları, inançlılara kutsal öyküyü açık ve etkileyici bir şekilde anlatabilmeleri gerekiyordu. XV.yy. ikinci yarısının ressamı Antonio Pollaiuolo, Resim 25.bu eserinde hem özenli bir çizim , hem de uyumlu bir kompozisyonu bir araya getirerek nasıl çözmeye çalıştığını izleyebiliriz. Bu resim sorunu sadece yetenek ve içgüdüyle değil, bazı belirli kuralların uygulanmasıyla çözmek için yapılan bu çeşit girişimlerin ilklerinden biridir.Ama tam olarak başarılı bir çalışma değildir.Tüm küme dar bir üçgen içine oldukça düzgün bir şekilde yerleştirilmiştir.Gerçekte düzleme çok katı görünecek şekilde açık seçik ve simetrik. Ama bunu farketmiş olacak ki yaylarını ayarlamak iin eğilen iki cellattan birisi karşıdan görüldüğü halde, onun karşılığı olan öteki figür arkadan görülüyor.Aynı şeyi ok atan figürlerde de uygulamış.

XV.yy. ikinci yarısının, bu sorunu çözmeye çalışan Floransalı sanatçıları arasında Sandro Botticelli de vardır. Botticelli’nin en ünlü tablolarından birisi bir Hıristiyan efsanesini değil, klasik bir mitoloji öyküsünü, Venüs’ün doğuşunu betimler.Resim 26. Resim 27.  Bu dönemde hayranlık duyulan Yunan ve Roma mitolojisi, bu insanlar için hoş ve eğlenceli masallar olmaktan öte şeylerdi. Bu klasik efsanelerin bazı derin ve gizemli gerçekleri içerdiğine inanıyorlardı. Botticelli’ bu eseri zengin ve güçlü Medici ailesinin kent dışındaki bir villasına yapmıştı. Esere baktığımızda Venüs o denli güzel ki boynunun doğal olmayan uzunluğu , aşağı sarkan omuzları, sol kolun vücuda garip bir şekilde bağlanmasını bile farketmiyoruz. Venüs’ün gökten bir armağan olarak kıyılarımıza taşınmış, son derece yumuşak ve zarif bir varlık olduğu izlenimini algılamaktayız. Bu tablonun sahibi olan Medici ailesi daha sonra bir kıtayada adını verecek olan Amerigo Vespucci’nin de patronuydu. Vespucci, Yeni Dünya’ya Medici’lerin şirketinde çalışırkan yelken açtı. Böylece tarihçilerin daha sonraları, Ortaçağın “resmi” sınırı olarak kabul ettikleri döneme varmış oluyoruz.
Resimde Fresko yöntemi.

Fresko Nedir ?

Hırıstiyanlık tarihinde, Kilise, Şapel, Bazilika ve Manastırların duvarlarını süslemek amacı ile kilise ressamları tarafından kök boya kullanılarak yapılan, konusunu incilde belirtilen ve Matta – Markos – Luka ve Johanna tarafından yorumlanan olaylardan alan resimetme sanatına Fresko bu resimlerin her birine de Fresk denir. Fresklerde kendi aralarında iki kategoride toplanır.

1. Duvar yüzeyine doğrudan boyanın sürülmesi tekniğiyle yapılan, genellikle tek bir rengin kullanıldığı resimlerdir.

2.Alçı sıva uzerine yapılan fresklerdir ki son zamanlarda kilise ve ibadethanelerde kullanılan teknik bu olmuştur. Bu teknik sayesinde resimlerin karekter ve hat çizgileri daha belirgin ve düzgün olmakla beraber daha itinalı ve aslına yakın resmedilmeye başlanmıştır.
Freskler kök boyalarla yapıldığından uzun süre şok ve parlak güneş ışığına maruz kaldıklarında solmaya başlarlar. O yüzden tarihi kiliseler gezilirken kuytu ve loş yerlerde kalan fresklerin diğer yerlerde ışığa maruz kalan fresklerden daha canlı ve koyu renklere sahip olduğunu rahatça gözlemleyebilirsiniz.
Freskler için şu tabir de kullanılabilir. “ Taşınamayan nesneler üzerine yapılan (duvarlara ) dini amaçlı resim sanatına Fresk denir”.

KUZEY’DE XV.YÜZYIL

Kuzey ile İtalya arasındaki ayrımın en belirgin olarak görüldüğü alan mimaridir.Brunelleschi ile Floransa’da Gotik üslubu son bulmuştu. İtalya dışındaki sanatçıların Brunelleschi’yi izlemeleri için aradan yüzyıl geçmesi gerekecekti. Onlar bu arada Gotik üslubunu geliştirmeyi sürdürdüler.XV.yy. da karmaşık taş kafesler ve muhteşem süslemelere duyulan beğeni daha da artmıştı.Resim 28. Rouen’deki bu adalet sarayı geç dönem Fransız Gotik’inden bir örnektir. Resim 29. Yine King’s College Şapeli bu üslubun en ünlü örneğidir. Bu kilisenin biçimi önceki Gotik iç mekanlardan çok daha yalındır. Ayaklar ve dik kemerler yoktur. Kilise, bütün olarak bir ortaçağ kilisesinden çok oldukça yüksek bir salon izlenimi verir.

İtalya’da Rönesans her dalda egemen olurken, XV. yüzyılın Kuzey’i Gotik geleneğine bağlı kalmayı sürdürdü. Van Eyck kardeşlerin büyük yeniliklerine rağmen, sanatsal uygulama, bilimden çok gelenek ve görenekleri izlemeye devam etti.

Kuzeyli sanatçılardan Rogier van der Weyden bir eseri Resim 30.
Hugo Van der Goes hakkında bilgiye sahip olunan kuzeyli ustalardan biri. Resim 31.

XVI.YY. TOSKONA VE ROMA
YÜKSEK RÖNESANS DÖNEMİ

Bu dönemi sorgulamayalım. Nasıl bu kadar büyük sanatçı aynı yüzyılda bir araya geldi. Bunun cevabı verilemedi. Sadece bu dönemin hazzına varalım.

İtalya’da Leonardo da Vinci ve Michelangelo’nun Raffaello ve Tiziano’nun Correggio ve Giorgione’nın ; Kuzey’de ise Dürer ve Holbein ile daha birçok ünlü sanatçının çağıdır.Dönem ani bir deha çiçeklenmesinin olduğu bir dönemdir.

Bu koşulları sağlayan neydi? Bu koşulların başlangıcını daha Giotto’nun döneminde görmüştük. Giotto öylesine bir ün kazanmıştıki Floransa böyle bir sanatçıya sahip olmaktan gurur duyuyordu. Katedrallerin çan kulesinin Giotto tarafından tasarlanmasını istiyorlardı. Binalarını güzelleştirmek ve ölümsüz yapıtlara sahip olmak amacıyla büyük ustaların hizmetini sağlamada birbiriyle yarışan kentler, sanatçılarında kendi aralarında yarış etmesine önayak oldu. Bu durum Kuzeyin feodel uluslarında hemen hemen hiç bilinmeyen birşeydi. İtalyanlar’ın daha sonra perspektif yasalarını incelemek için matematik bilimine, insan vücudunun yapısını incelemek için anatomiye yönelmeleriyle, büyük buluşlar dönemi başladı. Bu buluşların sonucunda sanatçının ufku genişledi. O artık, bir çift ayakkabı, bir dolap ya da bir tablo siparişi alan herhangi bir zanaatkar değildi. O başlı başına bir ustaydı ve doğanın gizemlerini araştırıp evrenin gizli yasalarını incelemediği sürece şan ve şeref kazanamazdı.Yalnızca kafasıyla çalışan bir şair, züppe tabaka tarafından kabul görüyor, elleriyle çalışan bir sanatçı bu onura ulaşamıyordu.Sanatçıların karşısındaki bu engel onları daha büyük başarılar elde etmeye ateşledi.

Onlarda kendilerinin eşsiz bir tanrı vergisine sahip olduklarını ispatlayacaklardı. Bu kolay değildi. züppelik ve ön yargı çok güçlü engellerdi. Latince konuşan her duruma uygun deyişleri bilen bir edebiyatçıyı masalarına memnuniyetle çağırdıkları halde, aynı ayrıcalığı bir ressam ya da heykelciye tanımıyorlardı. En ünlü ustaların hizmetini elde etmek için yarışan çok sayıda merkez olduğundan, sanatçıların kendi koşullarını öne sürme olanağı doğdu. Şimdi işler tersyüz olmuştu. Zengin bir prensi veya güçlü bir kişinin siparişini kabul etmek sanatçıya kalmıştı. Sanatçılar istedikleri siparişleri kabul ediyorlar ve siparişi verenin kaprislerini çekmek zorunda kalmıyorlardı. Bu da o güne kadar sanatçıların içlerinde tuttukları müthiş enerjinin açığa çıkmasına neden oluyordu. Sanatçı özgürlüğüne kavuşmuştu. Bu değişikliğin etkisi, başka hiçbir alanda, mimarideki gibi olmadı. Bu dönemin mimarlarının özlemi, bir binayı hangi amaçla kullanılacağını düşünmeksizin sadece oranlarının güzelliği, içinin genişliği ve bir bütün olarak binanın güçlü görkemliliği için tasarlamaktı.

Leonardo da Vinci

Donato Bramante ‘nin günümüze ulaşan eserlerinden biri kendi tabiriyle “Tempietto” (Küçük Tapınak.) Resim 32.

Leonardo da Vinci bir Toskona kasabasında dünyaya geldi. Floransa’daki en ünlü atölyelerden Verrocchio’nun yanında çırak olarak işe başladı. Verrocchio’nun ünü çok büyüktü. Verrocchio eserlerinden biri Colleoni’in anısına yaptığı atlı heykelidir. Resim 33. incelediğimizde atın anatomisini, Colleonin boynundaki kasların ve damarlarının durumuna kadar nasıl inceleyip bunu heykele yansıttığıdır. Tabii binicinin atın üzerindeki duruşu ap ayrı bir hayranlık uyandırıyor.

Leonardo burada çok şey öğrenecekti. Fakat Leonardo herhangi bir yetenekli çocuk değildi. O bir deha idi. Leonarda’nın zekasının enginliği ve doğurganlığı hakkında çok az  bir bilgimiz var. Bunu, onun çizimlerinden ve not defterlerin den öğreniyoruz. Tek bir insanın birçok alanda nasıl bu kadar bilgili olduğunu anlamak çok zordur. Leonardo eğitim görmemiştir.  Sadece Floransalı bir sanatçıdır. Sanatçının görevinin araştırmak olduğuna inanıyordu. Bu araştırmaları yaparken titiz, yoğun, kapsamlı olunması gerektiğine inanıyordu. Okuduğu bir şeye gözüyle görmediği sürece inanmıyordu. Ne zaman bir sorunla karşılaşsa , o sorunu kendi deneyleriyle çözmeye çalışıyordu.  Doğada onun merakını uyandırmayan hiçbir şey yok gibiydi. Otuzdan fazla kadavra keserek insan vücudunun gizlerini araştırdı. Resim 34.Resim 35
Leonardo, ana rahminde çocuk gelişiminin gizemlerini araştıran ilk insandır.

Dalgaların ve akıntıların yasalarını inceledi. Böceklerin ve kuşların uçuşlarını inceleyerek birgün uçan bir makina yapmanın hayalini kurdu.Çağdaşları onu tuhaf ve pek de tekin olmayan biri olarak görüyorlardı. Ayrıca Usta bir müzisyendi. Leonardo solaktı. Bu nedenle yazdıklarını okumak çok zordu. ancak bir ayna yardımıyla okunabiliyordu. Notlarını kimseyle paylaşmıyordu. Galileo’nun başını kiliseyle derde sokan Kopernik kurallarını daha önceden Leonardo nun bulduğunu görüyoruz.

Çok sevdiği ressamlık sanatını, bilimsel temellere yerleştirmişti.Bunun onu saygıdeğer ve soylu bir uğraş haline yücelteceğini düşünüyordu.Hemen hemen hiçbir eserini tam olarak bitirmiyordu ve teslim etmiyordu. Ben bitti demeden bitmemiştir diyordu. Vaktini sürekli yer değiştirmekle geçiren En son olarakta Fransa Kralı I.François’nın sarayında çalışan , anlaşılmaktan çok hayran kalınan bu dehanın bu şekilde ölmesi çok üzücüdür.

Leonardo’nun tamamladığı eserlerinden günümüze ulaşan çok azdır ve bunlarda çok kötü durumdadırlar.Resim 36.Son akşam yemeği.

Leonardo, dış hatları çok katı çizmez ve biçim sanki gölgede kayboluyormuş gibi izlenimi verirdi. Bazı şeyleri seyircinin hayal gücüne bırakırdı. (Sfumato bu buluşun adı) Mona Lisa’ya baktığımızda adeta canlı hissiyatı uyandırır. Herkeste ayrı bir duygu yaratır. Ayrı bir gizem yaratır.

MİCHELANGELO BUONARROTİ

XVI.yüzyılda italyan sanatına büyük ün kazandıran Floransalı ikinci büyük sanatçı Michelangelo’dur. Mechelangelo gençliğinde eğitim gördü. Floransa’nın en önde gelen ustalarından biri olan Domenico Ghirlandaio’nun yanında üç yıl kadar eğitim gördü. Domenico çağın renkli yaşamını yansıtan eserler yapardı.(Domenico’nun eseri Resim 36.) Michelangelo Henüz on üç yaşındaydı. Fakat söylendiğine göre burada mutsuz bir çıraklık dönemi geçirdi. O Domenico’nun kolay tarzını öğrenmek yerine Giotto,Masaccio, Donatello gibi geçmişin ustalarının eserlerini incelemeye koyuldu. Leonardo gibi o da anatomi yasalarını kendi kendine keşfetmeyi seçti. kadavra keserek ve gerçek modellerden çizim yaparak, artık kendisi için insan figürünün gizli hiçbir yanı kalmayıncaya kadar çalıştı. Bu konuda ustalaşmak için çok çalıştı. Bunun sonucunda da çizmekte zorlandığı bir duruş ya da hareket kalmamıştı. Leonardo’dan küçük olmasına rağmen daha otuzunda iken onunla denk tutuluyordu. Leonardo ve Michelongelo’ya meclis salonunun duvarına Floransa tarihi ile ilgili birer sahne yapmaları istendi. Bu iki dev sanatçının üstünlük için yarıştıkları bu olay sanat tarihi açısından dramatik bir olaydır. Ne yazıkki bu iki yapıtı da bitirilemedi. Leonardo milanoya döndü, Michelangelo’da Papa II.Julius tarafından Roma’ya çağrılıyordu. Papa ondan kendisine bir mezar yapmasını istedi. Altı ay kadar neyi nasıl yapacağını planladı. Ama daha sonra papanın yanına geldiğinde papanın bundan vazgeçtiğini öğrendi. Bu da onu çok kızdırdı. Hatta kendisini öldüreceklerine dair  kuşkulara daldı.

Bir korku ve öfke bunalımı içinde Roma’dan ayrılıp Floransa’ya döndü ve Papa’ya çok sert bir mektup yazdı. Papa’ya eğer onu istiyorsa, kendisinin gelip araması gerektiğini söylüyordu. Gariptirki Papa bütün bunlara rağmen sükunetini yitirmedi. Hatta genç heykelciyi Roma’ya gelmeye ikna etmeleri için Floransa kendi yöneticileriyle resmi görüşmelere bile girişti.Kendi çıkarları içinde michelangelo’yu Roma’ya gitmeye ikna ettiler. Papa Sistina Şapeli’nin tavanını resimlemesini istedi. Bu onun çok hoşuna gitmedi. “Ben heykelciyim” dedi ama ne yaptıysa Papa’yı kararından caydıramadı. Hiç hoşlanmadığı bu görevi kabul etmek zorunda kaldı. İçinde yine kuşkular vardı. Bu onun düşmanlarının bir oyunumuydu. sonra Floransa’dan yardımcılar getirtti. Ama daha sonra yalnız başına şapelin içine kapattı kendini. kimseleri yanaştırmadı yanına. Daha sonra “tüm dünyayı şaşkınlığa uğratacak” bir tasarımın üstünde tek başına çalışmaya başladı. Resim 37. Resim 38. Resim 39. Bitmek bilmeyen bir hayal gücü, herbir ayrıntının yapılışındaki ustalık, görüntü görkemliliği, dehanın gücü konusunda insanlığa yeni bir ölçü sunmuştu.Yaratılış ve Nuh Peygamber öykülerini resmetti. Başka bölümlerde de isa ‘nın İncil’de anılan atalarını betimleyen ve sonsuz çişitlilikteki erkek ve kadınlardan oluşan bir dizi figür resmetti. Resim 40 Ademin yaradılışı. Michelangelo, yalnızca dehası için hayran kalınan biri değil, aynı zamanda huysuzluğu yüzünden korkulan biriydi.Zengin yoksul kimseyi esirgemiyordu. Çok gururluydu.

RAFFAELLO

Raffaello  Perugino’nun öğrencisiydi. Perugino o  zamanın en ünlü okullarından olan “Umbria” okulunun en iyi ustalarındandı.  1483 yılında umbria’da doğmuştu. Leonardo’dan 31 yaş, Michelangelo’dan 8 yaş  küçüktü. Kendisini bu ikiliden ayıran en önemli özellik kalabalıktan kaçmaması ve yumuşak bir huya sahip olmasıydı. 37 yaşında vefat ediyor fakat bu kısacık ömrüne muhteşem eserler sığdırıyordu. Pablo Picasso onun için şöyle diyordu :”Leonardo bize cenneti vaad ediyor, Rafaello ise bize cenneti sunuyor.”
Resim 41. Granduca  Meryem’i . Resimlerindeki görünürdeki basitliği, derin bir düşünmenin, dikkatli bir hesaplamanın, sonsuz bir sanatsal bilgeliğin ürünüdür.
Gerçek anlamda bir “klasik”tir. En ufak bir ayrıntıya dokunduğumuzda bütün uyumun alt üst olacağını sezebiliriz. Resim 42. Çayırdaki Meryem .Resim 43. Peri Galateria burada da konu Angelo Poliziano’nun yazdığı bir şiirden bir dizeyi anlatmıştır. Bu dizede, sakar deve Poliphemos güzel deniz perisi Galateia’ya bir aşk şarkısı söyler. Galateia, iki yunusun çektiği bir arabayla dalgaların üstünden süzülürken bu kaba şarkıyı alaya alır. Deniz tanrılarından ve perilerden neşeli bir topluluk, Galateia’nın çevresini sarmıştır. Bu eser Galateia’yı neşeli arkadaşlarıyla betimliyor. Galateia’nın güzelliğinde doğal olmayan herhangi bir şey yoktur. Resim 44. Papa X. Leo ve iki kardinal.

Venedik ve Kuzey İtalya, XVI.YY. Başları

Helenistik dönemin büyük kentlerinin ihtişamını hatırlatan canlılığı, parlaklığı ve sıcaklığı Venedik’deki eserlerde bulabiliriz. Bunlardan en önemlisi San Marco kütüphanesi’dir.Resim 45.  Kütüphanenin mimarı Jacopo Sansovino (1486-1570) adlı Floransalı bir mimardır. Jacopo Venedikli olmamasına rağmen üslubunu ve tarzını yerin tipik özelliklerine uyarlamıştır. Yapı çok sade bir görünümdedir. Ama ayrıntılarıyla incelediğimizde, birkaç basit öğeyi bile  yepyeni bir örnek haline getirmede ne kadar başarılı olduklarını görmemize yardımcı olur.

Venedik’teki San Zaccaria adlı küçük kilisenin içindeki, Venedikli büyük ressam Giovanni Bellini’nin ileri bir yaşında yaptığı resim incelendiğinde renge karşı yaklaşımının değişik olduğunu hemen fark ederiz.  Resimde ne anlatıldığına bakmadan önce renklerin yumuşaklığı ve zenginliği dikkatimizi çeker. Bellini’nin renge karşı yaklaşımı çok değişikti. (Resim 46.Meryem ve azizler.)

Giorgione ve Tiziano, Bellini’nin öğrencilerindendi. İtalya’nın klasik ressamları mükemmel bir tasarım ve kompozisyon yoluyla resimlerinde yeni bir uyum yakalamışlardı. Venedik ressamları resimlerinde bir bütünlük sağlamak için rengi ve ışığı canlı bir şekilde tutmak için Bellini’nin izinden gittiler.(Resim 47. Giorgione Fırtına, ) Giorgione’nin Fırtınasının neyi betimlediği bilinmemektedir.

Venedik Sanatçılarının ortak özellikleri :

Yunan Şairlerini ve sevdikleri konuları keşfetmişlerdi. Onların kır yaşamları ile ilgili öyküleri ve aşklarını resimlerlerdi.

Venüs’ün, Nympha’ların güzel portrelerini yapmayı çok seviyorlardı.

Figürler özel bir dikkatle çizilirdi. Kompozisyonlar sanatsal açıdan bir hayli basit olmasına karşın, resim sadece her yere nüfuz eden ışık ve hava sayesinde kaynaşıp bir bütün oluştururdu

Doğayı ve insanı bir bütün olarak düşünmeye başlamışlardı.Tiziano ‘nun Meryem, azizler ve Pesaro ailesi üyeleri adlı eserinde çok rahat bunu görebiliriz. Resim :(48.Tiziano)

(Tiziano’nun çağdaşları arasında kazandığı ün çoğunlukla, yaptığı portrelere dayanır. Resim 49.) (Tiziano Papa III.Paulus, Aessandro ve Ottavia Farnese ile.Resim 50)

Correggio

Işık ve gölge alanında tamamen yeni buluşlar gerçekleştirmiş ve kendisinden sonraki resim okullarını büyük ölçüde etkilemiştir.
Resim 51. Meryem’in göge yükselişi.

Maniyerizm : Maniyerizm yaklaşık 1520-1580 tarihleri arasında ortaya çıkmış olan bir sanat üslubudur. Rönesansın getirmiş olduğu yetkinliğe karşı bir çıkış olmuş, kendisinden sonra gelen üslup ve akımlara ön ayakolmuştur.

En önemli temsilcisi ve başlatıcısı Michelangelo Bounarotti’dir.

Sistine Şapeli’ndeki mahşer freskleri bu resim tarzı için belirleyici olmuştur. Artık ideal görüntü yerine sanatsal niteliğin araştırıldığı; figürlerin deformasyonu ile kendini belli eder ve özgün tarzlara doğru bir adım olarak belirir. En önemli sanatçıları Tintoretto ve El Greco’dur.

Maniyerrizm de her şey bir birine karışmıştır. Her şey bir devinim halindedir. Olayın net olarak anlaşılması biraz zordur. Bu hareketlilik sanatçının fırçasından kaynaklandığı gibi figürlerin uzaması ve çeşitli pozlarla resmedilişindende kaynaklanır. Bu o döneme değin rönesansın uyumlu formlarının karşısında bir hareketti. Klasik sanattan baroka geçiş olarakta bilinir. Bireysel yorumlamalar, serbest duruşlar bu uslubun önemli özelliğidir.

Maniyerizm Özellikleri

1-Maniyerist sanatçılar, Michelangelo’nun uyguladığı, alışılmış şekilciliğin dışına çıkma çabasını izlemişlerdir.

2-Rönesans’ın ölçülü, sakin kompozisyonlarının yerini, huzursuzluk almıştır. İdeal güzelliğin yerini anlam ve heyecan, dengenin yerini dengesizlik almıştır. Bunun yanında, dramatik güzellik ve ifadecilik yapılan çalışmalarda egemendir.

3-Bu üslupta kullanılan kuvvetli ışık-gölge zıtlıkları, iç huzursuzlukları ifade eder. Rönesansdöneminde kullanılan canlı ve parlak renklerin yerini maniyerist üslupta, mat, parlak olmayan renkleralmıştır.

4-Yapılan çalışmalarda izleyende sonsuzluk hissi uyandıracak mekân derinliği kullanılmıştır.

5-Rönesans’ta natüralist olan insan vücuduna yaklaşma anlayışı değişmiştir. Hareketler aşırılaşmıştır. Bunun yanı sıra maniyerist üslupta ahenkli bir bütünlük de meydana getirilmiştir.
1530’dan sonra süsleme sanatı, doğu’dan arabeski almıştı. Bu unsur 5.y.y.’dan itibaren Bizans’ta ve Mısır’da ve sonra da İslam sanatında akantus (Akantus ; Resim 1; dikenli ve kıvrımlı yapısıyla tarihin her döneminde sanatçının ilgisini çekmiş bir bitkidir. Eski medeniyetlerde dikenlerin evleri kötülüklerden ve uğursuzluklardan koruyacağına inanılıyor. Bu nedenle de evlerin etrafına dikiliyor. Akantüs rölyeflerine korint sütun başlıklarında sıkça rastlıyoruz.)yapraklarından soyut biz bezemeye doğru gitmişti. Bu kıvrık süs motifi sonraları S biçiminde hamleli hareket göstermiştir. Bu süs, doğanın bir çeşit yabancılaştırılmışıydı. 1000 yıl kadar bir zaman batı, bu süs öğesine yabancı kalmıştı. Klasik sanat kuvvetini kaybedince, bu S biçimli motif yeniden ilgiyi üzerine çekti. Ve bitkiyi kendine esas nesne olarak aldı. İnsan figürü de çizgiye has bir hareketlilik kazandı. Klasikte çizgi, bildiğimiz gibi tamamen duruk bir anlatımdaydı. Barok ise, çizgiye duygulu bir hareket getirdi. Ve figür, mekân da dağılan bir bütün haline geldi. Böylece Rönesans, Maniyerizm ve Barok’un değişik birer karakter gösterdiği de anlaşılır. Klasik çizgisel duruk, maniyerizm çizgisel dinamik, Barok ise kitlesel dinamik birer özellik gösterir.

Floransa’da doğan ve olgunlaşan Maniyerist hareket, uluslar arası bir nitelik kazanmadan önce, bölgesel bir sanat olarak mimarlık ve heykel alanlarında varlık göstermiş, önce bütün Orta İtalya’ ya yayılmış, sonra öteki Avrupa ülkelerine sıçramıştır.

Maniyerizm Sanatçıları

El Greco (okunuşu: el greko, Yunan, asıl adı: Δομήνικος Θεοτοκόπουλος, Domenikos Teotokopulos) (d. 1541 – ö. 7 Nisan 1614) İspanyol Rönesansı dönemi ressam, heykeltıraş ve mimarı. (Resim.2. El Greco)
O tarihlerde Venedik idaresinde olan Girit’te doğdu. Bizans sanatı üslubunda eğitim gördü. 26 yaşında Venedik’e, 1570’te Roma’ya gitti ve rönesans üslubunda da resim eğitimi aldı. Roma’da bir atölye açtı ve maniyerizm etkisinde çalışmalar yaptı. 1577’de Toledo, İspanya’ya yerleşti. Burada en önemli eserlerini gerçekleştirdi ve 1614’te vefat etti.  Sanatçı, dışavurumculuğun ve kübizmin öncüsü olarak kabul edilir. Kişiliği ve eserleri Rainer Maria Rilke ve Nikos Kazancakis gibi edebiyatçılara ilham kaynağı olmuştur. El Greco genel resim akımlarından bağımsız, şahsına özgü bir sanatçı olarak yorumlansa da, resimlerindeki uzun figürler ve tuhaf renk seçimi, batı resmiyle Bizans resminin bir bileşimi olarak kabul edilir. El Greco gerçekçi bir ressam değildir: Bizans’lı sanatçılar gibi perspektif kurallarına hiç uymaz. Ayrıca, garip yansımalı renkler kullanır ve kişilerin hatlarını değiştirip uzatarak üslûbunun en büyük özelliği olan son derece uzun yüzler çizer. Kültürü, yaşayışı ve eserleriyle XX. yy. sanatçılarını etkileyen Greco, çağdaş resmin öncülerinden biridir. (Resim3.Apokalypsis’in  beşinci mührünün açılışı.) Resim4.

Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni.

Rönesans döneminda Michelangelo’yu işlemiştik. Ben burada sadece maniyerizm yönüne değineceğim.
Michelangelo Buonarroti (6 Mart 1475 – 18 Şubat 1564) Ünlü İtalyan rönesans dönemi ressam, heykeltıraş, mimar ve şairidir. Resim5.

Michelangelo, heykeltıraştaki rüştünü kanıtladığı ilk ve en ünlü eseri olan çocuk kral Davud’un heykelini yaptığında henüz 26 yaşındadır.(Resim 6.) Beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı eser için genç dâhi, mermer bloğun yanına bir baraka inşa ederek, yardımcısız bir şekilde, çoğu zaman geceli gündüzlü çalışarak Rönesans sanatının harikalarından biri olarak kabul edilen David’i yaratır.
her biri Âdem, Havva ve Nuh Tufanıyla ilgili İncil’in Eski Ahit’inden alınma öykülerden esinlenerek yapılan resimlerin bulunduğu dokuz pano bulunan freskin yan unsurları da mitolojik figürlerle bezelidir. Özellikle “Adem’in Yaratılışı” ismindeki sahne batı resim sanatının en canlı tasvirlerinden biri kabul edilir.(Resim7).

Roman Sanatı

Roman üslubu Batı’da XII. yy sonlarına kadar uzanan sanatsal bir üretimdir; her şeyden önce X. yy’da Macar, Norman ve Müslüman akınlarının ardından, Hıristiyanlığın, bin yılına doğru yeni bir gelişme  yaşadığı bir dönemde Avrupa’nın dört bir yanında farklı ayrıntılarla gerçekleştirilen biçimleriyle ortaya çıkan dini bir mimarlığı tanımlar.

XIX. yy’da, Rönesans’tan arta kalan ve kendinden önceki dönemi karanlık olarak kabul eden bir anlayış, Ortaçağ’ın sonlarına, Roma uygarlığının yıkımına neden olan halkların soyundan gelen Gotlara anıştırmayla gotik adını yakıştırdı. Eskiçağ’la gotik arasındaki geçiş dönemlerine ait tanıklıklar iyi korunamadığından, Roman sanatı, barbar ataların kendilerini henüz ustalıktan uzak bir ifade ediş biçimi olarak kabul edildi.Başlangıçta, Roman terimi IX-XII. yy’lar arasındaki Avrupa mimarisi için kullanılmıştır. Fransız Arkeoloji Derneği’nin kurucu başkanı Arcisse de Caumont tarafından yayılan bu terim hızla, Roma Eskiçağı’ndan miras alınan tekniklere dayanan bir inşa etme biçimini ifade edecek ve çok geçmeden de, resim, tezhip, heykel, kuyumculuk gibi o döneme ait her türlü sanatı kapsayacaktır; XI. ve XII. yy’ların sanatının kendinden önceki Karolenj sanatından ayrılması da bu terimle sağlanmış olacaktır.

Bir üslubun oluşturulması

Roman dönemi tarihsel açıdan Capetler Hanedanı’nın yükselişiyle çakışır. 987’de kutsallık mertebesine yükseltilen Hugues Capet Ile-de-France ve Orleans bölgesinde hüküm sürmektedir. İlk torunları krallığın gücünü komşu eyaletlere yayarken, bir yandan da adım adım feodal sistemi yerleştirmeyi başarırlar. Karanlık X. yy’dan sonra, geniş çapta bir tarım alanı açma seferberliğine girişilir. Siyasi istikrarın gitgide oturması ve bir nüfus patlamasıyla ekonomideki dönüşüm mimarlık başta olmak üzere kendini sanat alanında da göstermekte gecikmez.Hugues Capet’in oğlu ve pekçok manastır yaptıran Dindar Robert’in ardından Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde, Norman istilaları yüzünden harap olan eski kiliseler restore edilir; çoğu zaman da, bu kiliseler günün zevkine uydurulmak amacıyla yıkılıp yeniden inşa edilir. Büyük yapılarda köklü dönüşümlere gidilirken, kırsal kesimde, o zamana kadar genellikle ahşap olarak inşa edilen kiliselerde artık taş kullanılmaktadır. Bourgogne’lu bir kronikçi olan Raoul Glaber (X. yy sonu -1050’ye doğru) bu olguyu şöyle anlatır: «Bin yılını izleyen üçüncü yıla yaklaşırken, hemen hemen her yerde ama en çok da İtalya ve Galya’da kilise binalarının yeniden inşa edildiği görüldü; pek çoğunun çok iyi durumda olmasına ve hiçbir yenilenmeye ihtiyaç duymamasına karşın, her Hıristiyan cemaati, komşularından daha gösterişli bir kiliseye sahip olma yarışındaydı. Sanki dünya kir pasından arınmak için silkiniyor ve her yeri beyaz bir kilise giysisiyle örtüyordu.

Piskoposluk merkezlerindeki kiliselerin, çeşitli ermişlere adanan manastır ve ibadet yerlerinin, hatta köylerdeki küçük vaaz yerlerinin neredeyse tamamı, inananlarca daha güzel olarak yeniden inşa edildi.» Bugün Avrupa’da hâlâ yüzlerce Roman kilisesini görmek mümkündür.

Renk sanatları

Bugün binaların iç duvarları çıplak görünse de, Roman döneminde kiliseler renklenmişti Bütün yüzeyler boyanmış veya mozaiklerle kaplanmıştır. Çakıl taşlarından, çok renkli mermer ve kaplama taşlarından oluşan mozaik, pencereleri vitraylarla süslü tapınakların zeminine de döşenmiştir. Heykeller bile, inananlar üstünde en güçlü etkiyi uyandırabilmek amacıyla canlı renklere boyanmıştır.

Duvar resmi : Kullanılan renkler temelde sarı veya kırmızı toprak renkleriyle yeşil, beyaz ve siyahtır. Bu renkler, mimarının ve heykellerin çizgilerini vurgulamak ve duvarları çoğu zaman yatay olarak düzenlenmiş küçük şekillerle kaplamak için kullanılır. Önceki geleneklerle bağlarını koparan mimarlık ve heykelin tersine, duvar resmi gerek teknik, gerekse ikonografi açısından erken Ortaçağ resminin devamı içinde yer alır. Gene renkli altyazıların eşlik ettiği İncil sahneleri ve kutsal figürler gözdedir. Heykel veya resimle canlandırılmış küçük şekillerin yer almadığı her boşluk renkli süslemelerle bezenmiştir. Özellikle kötü işçiliği kapatan kaba bir sıva üstüne kırmızı aşı boyasıyla çizilmiş aralıklardan oluşan yalancı taş örgülü dekorlar sıkça görülür.
Çok pahalı olan mozaiğin zamanla terk edilmesiyle daha az masraflı, daha basit ve döneminin zevkine daha uygun gibi görünen duvar resmi öne çıkar. Resimler binaların içinde çok büyük bir yer kaplar ama sık sık dışta da karşımıza çıkar. Roman dönemi boyunca gerçekleştirilmişe benzeyen binlerce resim çevriminden pek azı bugüne kadar korunabilmiştir. Ortaçağ’dan bu yana yapılan çok sayıda dönüştürmeler, dekor değişiklikleri, XIX. yy’dan beri girişilen ağır restorasyon çalışmaları bu resimlerin büyük bölümünün yok olmasına neden olmuştur. Berzd-la-Ville’de, Saint-Savin-sur-Gartempe’ta, Tavan’daki görülebilir örnekler artık anlaşılması zor bir sanatın bu alandaki boşluğu tam da doldurmayan tanıklarıdır. (Resim 1)

Roman ressamları Eskiçağ sanatçılarının ustalığına erişemeseler de kuru sıvadan çok ıslak sıva üstüne resim yani fresk çalışırlar. Henüz kurumamış bir sıva üstüne uygulanan boyalar iyice içeri işleyerek neredeyse hiç atmayan renkler elde etme olanağı verir. Bu tekniğin güçlüğü (sıva kurumaya başlamadan, yani topu topu birkaç saat içinde sahnenin tamamlanması gerekir) sanatçıları çoğu zaman sahnenin bazı bölümlerini kuru olarak tamamlamak zorunda bırakır: yüz hatları, giysilerdeki ayrıntılar. Bu bölümler dolayısıyla daha dayanıksızdır ve korunması zordur.

Vitray: Roman vitraylarından korunabilen parçalar çok ender olmakla birlikte / çok şey ifade eder. O dönemde ışığa verilen önem gotik sanatta’ ulaşacağı noktaya (destek kemerler geniş açıklıkların yeralacağı duvarların incelmesini sağlar) henüz ulaşma ama ışığa renk katan vitraylar özellikle beğenilmektedir. Germen ülkelerinde ve Fransa’nın batısında bunun örneklerine yine sık rastlanır. Özellikle Mahs Katedrali’ndeki Göğe Yükseliş’in üslubu çam ve minyatür anlayışına ve Foitiers Katedrali’ndeki camekânlara çok yakındır. Chartres’daki Notre-Dame de-la-Belle-Verridre vitrayı 1194’te katedrali kül eden yangından kurtarılabildi. Yani tarihi XII. yy sonundan öncesine dayanmaktadır. Gotik kilisesinin bir penceresi içine yerleştirilen bu vitray koyu maviye kırmızı tonlarıyla Chartres tipini haber verirken geç dönem Roman çağındaki vitray sanatının en yetkin örneklerinden birini oluşturur.

 

Reklamlar

Single Post Navigation

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: